Kopya Çekmeyi ve Ders Ezberlemeyi Reddetmek

1652 words · 8 min read

Bizim kültürümüzün çok güzel özellikleri var. Mesela, bir arkadaşlık grubunda olan herkes birbirine çok bağlıdır. Arkadaşlarımıza sorgusuz sualsiz yardım ederiz. Bir yanlışımız olduğunda, bunu hoşgörürüz. Farklı bir gruptaki insana pek güvenmesek de kendi arkadaş grubumuzun içindeki insanlar olarak, birbirimize çok güveniriz.

Türk kültüründe arkadaşlığın en güzel yaşandığı dönemlerden biri de orta okul ve lise yılları. Tüm sınıf, bir Hababam Sınıfı gibi birbirine koşulsuz bağlıdır. Kimse kimseyi gammazlamaz. Arkadaşlığın yazılı olmayan kurallarını herkes bilir, herkes bunlara uyar.

Ne var ki, bu hababam sınıfı kültürünün, ahlaka aykırı yönleri de bulunur: kopya çekmenin normalleşmesi gibi. Kopya çekmek normal olduğu gibi, arkadaşına kopya vermek de arkadaşlığın bir yükümlülüğüdür. Vermezsen kuralları ihlal etmiş sayılırsın. Ne var ki, kopya vermek de kopya çekmeye neden olduğundan, bu da ahlaka aykırıdır.

Kopya Ahlakı

Ne zaman olduğunu tam hatırlamıyorum. Ama sanıyorum orta birdi. Kopya çekmenin, yalan söylemek gibi ahlaka aykırı bir davranış olduğunu öğrenmiştim. Bunu öğrendiğimde, kendi kendime karar vermiştim: “Hiçbir şekilde, ne kopya çekeceğim, ne de kopya vereceğim.” Aslında o zamana kadar da çok kopya çektiğim yoktu. Fakat yine de doğal bir eğilimle, sınavımı bitirince, yanımdakinin kağıdına bakıp, kendi yazdıklarımla karşılaştırırdım. Ancak o günden sonra, bir daha böyle bir şeyi, bir iki istisna dışında, hayatım boyunca yapmadım.

Kopya çekmemek çok zor bir şey değil. Kimse beni kopya çekmediğim için kötülemedi. Ancak kopya vermemek, hababam sınıfı kültürünün yaşandığı bir toplulukta hiç kolay değil. Bu kültürde, kopya vermemek demek, arkadaşına yardım etmemek demek. Yardım etmemekse, ahlaka ters olduğundan, kopya vermek değil, esas kopya vermemek ayıp olarak algılanıyor.

Ben bu çelişkiden kurtulmak için şöyle bir yol izlemiştim: Arkadaşlarıma diyordum ki, ben kopya çekmenize yardımcı olmam; ama kağıdımı da saklamak için özel gayret sarf etmem. Bana soru sorarsanız söylemem. Ama kağıdıma bakıp bakmamanız sizin sorumluluğunuz. Bu yol, iyi bir yoldu. Hiçbir arkadaşım bundan dolayı beni ayıplamadı. Herkes kopya ile ilgili kendi kararını kendisi veriyordu. Kimse kimseyi istemediği bir şeyi yapmaya zorlamıyordu. Bu tavrımı, bir tek istisna dışında, tüm okul hayatımda koruyabildim. O istisnanın da olmasını istemezdim; ancak kendi sınıfımın dışında yabancı bir sınıftaydım. Çok küfürbaz, durup dururken insanlara sataşan bir çocuğun yanında oturuyordum. Yeterince cesur davranamamış ve o çocuğa kopya vermiştim.

Çalınan Sınav Soruları

Lise birdeydik. Bir teneffüste, sınıftan bir arkadaşımız, bir duyuru yapacağını söyledi. Yüzü gülüyordu, güzel bir duyuru yapacağını hissetmiştik. Kapıları kapattırdı. “Arkadaşlar, fizik sınavını birileri çalmış.” dedi. İnsanlar sevinç çığlıkları atmaya başladı. “Şu kadar paraya bize satacaklar. Kişi başına düşen fiyatı bu kadar. Yalnız herkes ortak olacak.” dedi. Ben böyle bir şeye katılmayacağımı söyledim. Benimle birlikte, biri daha katılmayacağını söyledi. Bunun üzerine, şöyle bir karara varıldı: Katılmak istemeyenler sınavı göremeyecek; diğer herkes eşit miktarda ödeme yapacak. Ben zaten verseler de sınava bakmazdım; bu benim için gayet uygundu. Ancak daha sonra aldıkları sınavın çözülmesi gerekiyordu. Fizik konusunda en bilgili olan iki kişi, sınavın alınmasına ortak olmamışlardı. Ayrıca ben sorulara bakmayı ahlaki olarak yanlış bulduğum için, bu konuda onlara yardımcı olamayacağımı söyledim. Diğer arkadaş, onlara yardımcı oldu. Sınavın cevaplarını öğrendiler. Ancak sınavın çalındığını belli etmemek için, herkesin çok yüksek not almaması gerekiyordu. Bir not ayarlaması yaptılar. Buna rağmen, sınavın sonunda, bazıları yine kırık not aldı. Bu da işin ironik bir tarafı.

Notlarım ortalamanın az üstündeydi. Bu yüzden, bazen içlenirdim. Kopya çeksem, benim de ortalamam en az bir not yüksek olurdu, diye düşünürdüm. Bu benim canımı sıkardı. Fakat sonra şöyle bir düşünce geldi aklıma: Eğer kopya çekiyor olsaydım, derslere daha az çalışırdım. Bu durumda, yine aynı notları kopya çekerek alırdım. O zaman bir zararım yok aslında. Bu düşünce, beni teselli ederdi.

Kopya vermezdim; ama arkadaşlarımın kötü notlar almasını istemezdim. Yoğun bir rekabet anlayışı yoktu aramızda. Gerçi birinci olmak veya başkalarından daha iyi not almak da hoşuma giderdi; fakat yine de bizim dönemimizde, arkadaşlar arasında yüksek not almak rağbet edilen bir şey değildi. Bazen birisi kırık not aldığında, o bir şey demese de, ben ona derste yardım edeceğimi söylerdim. Fen ve matematik derslerini çok iyi anlatabilirdim; çünkü bu derslerin mantığını öğrenmek için çok uğraşırdım.

Dersleri Ezberlemeden Mantığını Öğrenmek Nereye Kadar Mümkün

Orta okul ve lisede hiçbir zaman formül ezberlemezdim. Ne kadar uzun da olsa, bir formülün mantığını öğrenmeden formülleri kullanmazdım. Bu bazen biraz zaman kaybettirirdi, ama yine de dersleri yetiştirirdim. Merak ederdim, acaba üniversitede de bu alışkanlığımı devam ettirebilir miyim, diye.

Bir keresinde, İTÜ’nün mühendislik bölümlerinden, okul tanıtımına gelmişlerdi. Oradan gelen doktora öğrencilerine sordum: “Acaba öğrendiğiniz derslerin tüm mantığını öğrenebiliyor musunuz, yoksa formülleri ezberleyerek mi sınavlara giriyorsunuz?“, diye. Öğrenciler, çok dersimiz var, zaman yetişmez. Mecbur ezberliyoruz, demişlerdi. Hayal kırıklığına uğramıştım. Bir dersin mantığını anlamak, onu ezberlemekten, her zaman daha etkilidir, düşüncesi benim hayat felsefemdi. Bunun sadece lise için geçerli olduğu fikri, beni ürkütmüştü. O çocukların dediklerinin yanlış olacağını ümit ettim, uzun bir süre boyunca. Şimdi geçmişe bakınca görüyorum ki, keşke hiç korkmasaymışım. O doktora yapan öğrenciler, benim lisedeki arkadaşlarımla aynı düşüncedeydiler. Zaman korkusundan dolayı, öğrenmek yerine ezberliyorlardı. Halbuki ezberledikçe, buna alışıyorlar, bilgiler bir yapı içine girmiyordu. Ezberledikleri bilgileri hemen unutuyorlar, her sınavdan önce, her şeyi tekrar ezberlemeleri gerekiyordu. Ne var ki, ne kadar zor da olsa, bir konuyu bir kez öğrenen kişi, onu yıllar boyunca bir daha unutmazdı. Bu yüzden, bir konunun mantığını öğrenmek için zaman harcayan, uzun vadede çok daha karlı olur.

Ben, o öğrencilerin doktora yapmasından dolayı, onların yaptıkları işi bildiklerine inanmıştım. Halbuki, şimdi kendim de yüksek lisansı bitirdim. Görüyorum ki, insanlar doktora da yapmış olsa, hala lisedeki reflekslerini devam ettirebiliyor. Lisede kopya çeken, doktorada da kopya çekme imkanı çıkarsa, bu imkanı kullanıyor. Lisede dersleri ezberleyip sınava giren, doktorada da ezberleyerek sınavları geçebilecekse, bunu yapıyor.

Fen derslerini severdim; ama ne yazık ki, disiplinli bir öğrencilik yapamadım. Dersi derste iyi dinlerdim; ama ne ödevlerimi düzgün yapardım, ne de zamanında ders çalışırdım. Hemen hemen tüm öğrenciler gibi, ben de yumurta kapıya dayanıncaya kadar işleri ertelerdim. Aslında notlarımın ortalama seviyede olmasının nedeni de buydu; yoksa kopya çekmemek değildi.

Çoğumuz da böyleydik. Sınavdan bir önceki akşam çok sıkı çalışırdık. Sınav sabahı, herkeste şiddetli bir sınav heyecanı olurdu. Dünyayla ilgimizi keserdik. Okula gelir gelmez, hemen sınav konularını konuşurduk. Servisle gelenler, erken gelir, kantinde otururlardı. Sınav sabahı geldiğimde, harıl harıl yapamadıkları soruları çözmeye çalışır olurdu. Fen dersleri olunca, bu benim için görece olarak rahat bir gün olurdu. Arkadaşlarımın çözemedikleri soruları çözmelerine yardımcı olmaya çalışırdım.

Dersin Mantığına Odaklanmak Uzun Vadede Çok Kazandırır

Fen ve matematik derslerinin mantığını anlamak için çok çaba sarfederdim. **Bir formülün mantığını tam olarak anlayıncaya kadar onun üzerinde çalışırdım. **Formüllerin mantığını iyi anladığım için, bir öğrendiğimi bir daha kolay kolay unutmazdım. Yeni bilgileri öğrenmem kolaylaşırdı, çünkü mevcut bilgilerimin üzerine ek bir bilgi eklemem yeterliydi. Bu yüzden, arkadaşlarıma ders konularını anlatmaktan da zevk alırdım; çünkü onlara anlatırken kafamdaki tüm bilgileri yeniden bir yapıya sokup, ifade ederdim.

Küçük şeylerin, önemli olduğuna inanıyorum. Küçük de olsa, doğru bildiğiniz ahlaki bir tavrı ısrarla sürdürmek, insana çok şey kazandırır. Birçok yönden çok şey kazandırır. Bir kere, belki en başta, insanın Rabbiyle olan özel bağlantısını kuvvetlendirir. Küçük de olsa, ahlaki bir ilkeyi her ihlal etme imkanı doğması, kişi için bir imtihan olur. İnsan her bir imtihanda, yeniden dua eder. İkincisi, küçük de olsa doğru bildiğin şeyi yapmak, insana kararlılık ve özgüven sağlar. Kendi iradesine olan güveni artar. Üçüncüsü, ahlaki doğruluğa uymak, toplumla daha güzel bir ilişki kurmamıza yardımcı olur. İnsan kendini nasıl bilirse, çevresindekileri de öyle bilir. Doğruluk için kendi kısa vadeli menfaatlerini düşünmeyen bir insan, toplumu da böyle bilir. Böyle bildiği için, insanlara güven duyar. İnsanlara güven duyduğu için, kendini sevdiği gibi insanları da sever. Sevgiyse, hayatı neşelendirir. Her şeyin anlam kazanmasını sağlar.

[pullquote]Neden hep beraber kopya çekmeyi bırakmıyoruz?[/pullquote]

Uzun vadede, doğruluğun her zaman ve her yönden daha iyi olduğuna inanıyorum. Arkadaşlarıma, “Neden kopya çekiyorsunuz? Bunu yapmakla, birbirinizin hakkını yiyorsunuz.” dediğimde, bana şöyle söylerlerdi: “Herkes kopya çekiyor. Eğer ben çekmezsem, benim hakkım yenir. Çekersem, eşitlenmiş oluruz.” Bu mantık tam bir kısırdöngüdür. Madem öyle, neden hep beraber kopya çekmeyi bırakmıyoruz. Bunu yapamayız, çünkü her ne kadar sınıf olarak birbirimizi sevsek ve birbirimize bağlı olsak da, bunu yapabilecek topluluk ruhuna sahip değiliz. Hem herkes aynı gerekçelerle kopya çekmez. Mesela bazıları şöyle der: “Kopya çekmenin kimseye zararı yok. Dersten kalacağıma kopya çekiyorum. Ben zaten yüksek not almıyorum.” Bunun da haklı olduğu yer var.

Aslında kopya çekmek, kimseye uzun vadede maddi bir avantaj sağlamaz; çünkü kopya çeken adam, daha az ders çalışır. Bundan dolayı kaybettiği notla, kopyadan kazandığı not birbirini aşağı yukarı telafi eder. Tabi bu kural her zaman işlemez. Bazıları bu işten biraz avantaj elde edebilir. Ama tüm insanların toplamında, değişen bir şey olmaz.

Peki şu mantık doğru mudur acaba: “Herkes kopya çekiyor, eğer ben çekmezsem benim hakkım yenir, geri kalırım.”

Bence doğru bir mantık değil bu. Bu mantık insanın doğru davranma isteğini elinden alan bir tuzak. “Ben doğru davranmak istiyorum, ama şartlar elvermiyor.” diyor bu cümle.

**Ne önemi var ki, geri kalmanın. **Ortalamanın bir not altında kalmak, doğruyu yapmaya değmez mi? Doğru olanı yapmak, bir özgürlüktür. Evet, tüm kalbimle inanarak söylüyorum: Ahlaken doğru olanı yapmak, özgürlüktür. Çünkü beni bunu yapmaya zorlayan hiçbir dış etken yok. Tersine sosyal baskı, beni kopya çekmeye teşvik ediyor. Beni bir kısırdöngünün içinde bırakan bir mantıkla, kopya çekmenin aslında “yanlış” olmadığını gösteren bir cezbedici kuvvet var. Buna rağmen, ben doğruyu yaparsam, sadece kendi vicdanımın sesini dinlediğim için yaparım. Bu ise, kişinin en temel mülkiyeti olan, tercih özgürlüğüdür. İşte bu özgürlüğü yaşamak için, bırakın bir notu, neleri kaybetmeye değmez ki. Bu duyguyu anlatması zor. Kendi içimde hissettiklerimi yazmaya çalışıyorum. İnanıp inanmamak size kalmış. Belki eksiğim, yanlışım da vardır; ama kusurlarıyla da olsa bu güzel duyguyu paylaşmak bile, bir zevk.

[pullquote]Doğru olanı yapmak, insanın en temel varlığını korur: tercih özgürlüğü[/pullquote]

Doğru bildiğim bir şeyi yapınca, içimde kendi vicdanıma ve irademe karşı büyük bir özgüven duyarım. Hiç kimse, derim kendi kendime, bana ne kadar baskı yaparsa yapsın, bu tercih özgürlüğüme müdahele edemez. Bu öyle bir özgürlük ki, tamamen benim mülkiyetimde. Tamamen bana has. Bu yüzden, çevre koşulları ne kadar kötüleşse de, hiçbir zaman kimse buna dokunamaz.

Victor Frankl, “İnsanın Anlam Arayışı” adlı eserinde bu duyguyu anlatır. Frankl, bu tür bir özgürlük anlayışının Nazi’lerin çalışma kamplarından hayatta kalarak çıkmak için, ne kadar etkili olduğunu tanıklarla gösterir.

Bu konuda sizin de anlatmak istediğiniz deneyimleriniz var mı? Lütfen aşağıya yorum yazarak kendi hikayelerinizi ve düşüncelerinizi paylaşın.

 Blog    15 Jun, 2011

Copyright © Mert Nuhoglu 2011

Mert Nuhoglu is a Trabzon-born programmer and data scientist.

You may also like...